SÖYLEŞİLER

ARALIK 2013 | TARAF KİTAP | BERAT GÜNÇIKAN

Yalnızlığımızla dünyayı yeniden, daha güzel kurabiliriz

 

Cem  Selcen, “Sadece bir felsefi kara polisiye değildir” dediği kitabı “Tek Kişilik Din”i şöyle anlatıyor: “Bizzat içinde olduğum bir kolajdır. Plastik sanatlardaki gibi bir yapı düşünün. Yalnızlığın büyük kısmı benimdir, ortaya serilenler de beni besleyen köklerdir çoğu kez. Orhan Veli’den, Roger Waters’a, Bach’a, elbettte Nietzsche’ye…”

 

Kitap polisiye kurgu içinde felsefi bir konuyu esas alıyor: Yalnızlık. İki alanı bir araya getirmek, derdinizi bu yolla anlatmak biraz zorlayıcı değil mi? İpin ucunu kaçırma kaygısı duymadınız mı?

  Acı çeken birini okumak istemeyebilir insanlar- ama açıkça, en çok zorlandığım kitabım oldu diyebilirim. Belki de ötekilerin acısı zamanla unutulduğu içindir. Ben bizzat ipin ucunu kaçırıp sonra bulmayı seçtim. Ortaya attığım ‘ben’i küçültmek, hikaye ve kahramanlar ve alıntılar arasında bütünlüğü kurmak zorundaydım. Çünkü o yolunu buşmaya çalışan yazarın- ya da bu atıldığımız dünyadaki modern bireyin- acısını beraber duymalıydık. Bu açıdan şiir yazdığım zamanlara da sığındım. İkinci romanım ‘Saat Kaçıtır Acaba’ tam tersi mesela. Neredeyse paragraf paragraf kurguladığım bir kitaptır o. Tek Kişilik Din’i yazarken sadece kafamda bir oyun oynamadım, gerçeği katlanılır hale getirmek için oyunu bazen öne çıkardım bazen geriye ittim.

 

Kitabınızı okurken , aklımda hep Özdemir Asaf’ın şiiri vardı, “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz”… Onca alıntının içinde bu dizeleri dışarıda bırakmış olmanız bir terci gibi görünüyor. sıklıkla vurguladığınız, klişelere karşı çıkmakla hayatın klişeler toplamı olması düşüncesi gibi, yine bir klişeden mi kaçındınız?

 Öncelikle o harika mısra elbette aklımdaydı ama o başka bir kapanış. Burada, toplumun her taraftan çağırdığı cemaat çağrısı karşısında, adam gibi, kimseye dahil olmadan ama çökmeden de, hatta topluma yararlı da olarak hayatta kalamaz mıyız, sorusu önemliydi benim için. Yoksa mesela internete yalnızlık yazdınız mı, milyon tane alıntı akıyor önünüze. Yani hem karamanlarım ve hikayenin kendisi için, hem de bizzat benim için olması gerekenler olmalıydı ktabın içinde ve bunlar bir kitap için gereğinden çok  olup bir fon oluştursalar da asıl hikayeyi yok etmemeliydiler. Bütün bunlardan sonra hala okunuyorsa işim tamamdır. Klişelerin haklı yanları da vardır. Tiyatrodan,sinemaya ve bunların temeli olaral elbette edebiyatta da klişeler vardır. Kitabın içinde de dendiği gibi, hikayenin başlangıcı en alasından klişedir. Bir adam bir kadını sever, çocukları olur. Fakat bir gün kadın başka bir adamı sever, er biri mutsuz olur ve kadı intihar eder. Çok klişe değil mi? Ama Tolstoy yazınca Anna Karenina oluyor.

 

Neredeyse bütün felsefeciler alınmış yalnızlık üzerine alıntılarla yüklü romanımız, şair ve yazarlardan da…Müzik özellikle klasik müzik terimleri de sıklıkla mevcut. Bir romanda pek alışılmadık bşr durum bu. Dayanak alma ihtiyacı mı duydunuz, yoksa okurda biraz merak ve okuma isteği mi uyandırdınız?

  Alıntılar hem hayatımızın – hayatımın hem de romanın fonudur. Tek başına yalıtılmış bir an yok aslında. Kendimizin bir açılımını yapsanız mesela siz de bir sürü şeyden oluşursunuz. Ama bizzat biricik birisisinizdir. Müziğe gelince, bunu ilk kez siz soruyorsunuz, teşekkür ederim, hemen her bölümün bir müziği var kafamda, küçük küçük yazdım, onlar da kolajın parçaları.

 

Ne yalnızlığa övgü, ne de tümüyle yergi… Yalnızlık sizde ne kadar yer kaplıyor, benzer çelişkilerden geçiyor musunuz sık sık?

 Yalnızlık gelip geçici bazen içinde olunan bir şey değil bence. Temel bir durum, buraya atılmış olduğumuzdan başlayalım diyorum. Dünyayı yeniden belki daha iyi kurabiliriz. Yalnızlık deyince köşeye atılmış, zavallı insanlar geliyor akla çoğu kez. Yalnızlık çok onurlu ve güçlü bir seçim de olabilir. Benim felsefe profesörü gibi, cemaatin birlikte olma kendinden geçme törenlerini kötü bir kayboluş,  boş böbürlenme olarak gören Melamiler gibi. Yalnızlık olmasaydı o dinlerin de, toplumun icat diye kullandıklarının da olmayacağı kimsenin aklına gelmiyor.

 

Karakterleriniz kadın da erkek de birinde  ya da birbirlerinde durmayı beceremiyor, bu sizce zamanın ruhu denilen bir durum mu, yoksa insanın temel marazı mı?

  Tarih de romanlar da olamayan erkek kadın ilişkileriyle dolu. Aman temel bir şey değişiyor ki- işte o, sanırım zamanın ruhu. Çünkü uzunca bir zamandır, asla başarılı olmamış burjuva aile yapısı dağılıyor. Birbirimize yetemiyoruz, o kadar büyüdü ki kişilikler, ilişkilerini ötekilerine göstermek istiyor. İkili ilişki belki hiç yoktu ama bu kadar açığa çıkmamıştı. Tatminsiz, koşturan modern insan başka bir hikaye. Geri çekilmemiz gerek ama nasıl?

 

Cemaat (tam da iktidarın cemaatle dersaneler üzerinden kavgaya tutuşmasına denk gelmesi de ilginç) içinde kaybolunduğu sürece hayata karşı bir kalkan olarak da görülebilir, belki yalnızlık da…

 Kişilere ne olduğu o kadar önemli değil. Adam yatak odanın kapısında neyi nasıl yapman gerektiğini polis nezaretind öğretmeye çalışıyor. İki cemaatin iktidar savaşı kadar önemli olamıyor maalesef. Onlarınki sevimsiz derinliksiz bir klişe aslında, devrim (ne türden olduğu öenmli değil. Robespierre Danton’u, Stalin Troçki’yi yok etmek zorunda kalır bir noktada- hatta Castro’yla Che bile anlaşamaz) çocuklarını yer teker teker- bu olacaktı.  O yüzden insani iktidarı değil, alçakgönüllü, doğayla uyumlu olan Hay bin Yakzan olmayı seçseler daha iyi ederlermiş, İslamın en güçlü olduğu on ikinci yüzyılda gerçek bir inanan olan İbn Tufeyl’in yazdığı gibi.

 

Karakterinizin iddialrından biri sistemi asıl tehdir edenlerin yalnızlar olduğu… Bu asıl tehdit edenlerin yalnızlar olduğu… Bu sinik bir tutum değil mi?

 Antikteki ‘Kinizm-Sinizm’den bugüne, Melamilere hatta şimdilerde araştırma konularından şirket içindeki sinizme kadar çok geniş bir çerçeve bu. Kendinizi yukarıya çıkarmadan yalnız başınıza bir duruş bulmanız gerekiyorsa, bütün o ilişkiler ağında bulaşmak istemeyeceğiniz aşağılık kumpaslar buluyorsanız, bir yol ve şekilden bahsediyoruz. Bunun adını öyle koymak istemem. Ben tasavvufun içinde değil, modern dünyada adam gibi nasıl ayakta kalınırla ilgileniyorum asıl. Orada benzerlerini buldum sadece.

 

Kulüp işletmek ve yazmak

Önce özür dileyerek şunu söylemek zorundayım. Ben kulüp sahibi olduğum için yazar olmadım. Aslında mühendisim ve daha çok yazabileyim, daha çok boş zamanım olsun diye bir kulüp açmaya giriştim. Çünkü sabir hiçbir gelirim, güvenebileceğim hiç kimse yoktu. Hatta tam da bu yüzden şehirde bu işte başarılı çocukları, işi yürütmeleri dışında hiçbir şey beklemeden ortak ettim. Kendime gereğinden az bir hisse alarak.

Tabii hayat öyle olmadı. Üstüme çok iş kaldı. Yeterince yazamadım filan ama orada yapılan işi de sevdim. Yaşama böyle ona bir şeyler vererek yaklaşmak, herkesle birlikte eğlenmek de hoşuma gitti. Ayrıca haklısınız, çok da insan tanıdım. Sefahatane’de barda durduğum bir sıra her şeyini kaybetmiş intihar etmeye giden bir adamla sabahladığım da oldu, aşkların ve insanların nasıl dağıldıklarını yakinen gördüğüm anlaım da…

Sonuçta ortaya çıkan ‘olmuş’sa- inşallah öyledir, yoksa bunca ukalalığın yenir yutulur yanı yok- bunda gençliğimde üzerimizden işkenceyle geçen cuntadan bardaki sarhoşa, hakkını veremediğim aşklarıma kadar her şeyin payı vardır.