ELEŞTİRİLER

21 KASIM 2013 CUMHURİYET KİTAP | İDDİASI OLAN BİR POLİSİYE | İBRAHİM YILDIRIM

Tek Kişilik Din

Yalnızlık üzerine düşünürken Kierkegaard, Nietzsche gibi felsefecilerin, Octavio Paz, Michel Tournier, Fyodor Dostoyevski gibi romancıların metinlerini kazıyan, modern dünyada "tek başınalığın" anlamını sorgulayan hir yazar. Birbirinden tamamen farklı kişileri kurban seçen seri katil ya da katillerin peşindeki  bilge ve sinik bir komiser. Bu iki tuhaf adamın yolu bir cinayetle kesiştiğinde yalnızlığı ikisi de kendi pencerelerinden bir kez daha sorguIayacak ve hayat ile ölümün anlamlarını edebiyat, felsefe ve günlük  hayatın ta kendisinden damıtarak yeniden oluşturacaklar. Çağımızın kaotik dünyasındaki farklılaşan ilişkileri, varoluş biçimlerini ve paylaşımları resmeden Cem Selcen Tek Kişilik Din’le sade ve sahici sesini okura duyuruyor.

 

Uzunca bir süredir büyük ön hazırlıklarla, pazarlama iletişiminin bütün olanaklarıyla sunulan romanlara pek itibar etmiyorum. Gerçi zamanımın el verdiği ölçüde onların bir kısmını okuyor, ancak haklarında yazmak, konuşmak içimden gelmiyor… Çünkü, yazarı ve kitabı, çarpıcı fotoğraf ve spotlarla popülerleştiren; böylece öngörülen satış rakamlarına ulaşmayı amaçlayan spekülatif çabalardan oldukça rahatsızım… Sıradan bir metne ‘yeni bir başyapıt’denilip, kitabın bir iki gün içinde yüz binlerce satıldığı, yeni baskılara geçildiği anons edildiğinde ise gerildiğimi-kızdığımı da söylemeliyim. Öfke, gıpta ve hayıflanma arasında gidip gelen bu tür duygularla kendimi hırpalamanın birinci nedeni bazı iletişim taktiklerinin fütursuzca kullanılması; diğeri ayırt edici özelliklerinden biri mükemmellikolan önemli sanat teriminin (başyapıt’ın)satış rakamlarıyla manipüle edilmesi…

 

Hiç kuşkusuz bu tür romanlar arasında mükemmelolmasa da alışılmış- edinilmiş kalıpları başarıyla kullanan iyi çalışmalar da var, ama yeni bir yol deneyene, yeni bir açılım getirmeye çalışana pek rastlanmıyor. Dahası bazı yazarlar, dergi -gazete köşelerinde ya da kendileriyle yapılan söyleşilerde çekinmeden edebiyattaki güncel eğilimleri, gelişmeleri, yenilenmeleri yok sayıp uygulaya geldikleri şablonu (nedense en çok Tolstoy’u referans göstererek) kutsuyor; fakat gelin görün ki yazdıklarıyla bütün klasiklere ihanet ediyorlar. Bir grup yazarın mizah dergisi cilveleriyle Oğuz Atay’ı değil ama kendilerini -hem de tekrar ede ede- tüketmeleri ise edebiyat bağlamına çekilerek tartışılması, kritik edilmesi gereken bir konu.

 

Bu söylediklerime bakıp da sakın benim çok satan romanları küçümsediğim, edebiyat dışı saydığım sanılmasın. Onlar da tabii ki edebiyatın tam merkezinde duruyor… Benim itirazım, yeniliğin, yenilenmenin yok sayılmasına, okurun gelişmelerden uzak tutulmasına, habire aynı şeylerin söylenmesine akçesi bol tutulan reklam ve halkla ilişkiler stratejilerine; daha doğrusu tanıtım bütçelerinin bazı kitaplara “hiç”, bazılarına “çok” ayrılarak hakça yapılmamasına… Öte yandan çok satan kitapların yararlı oldukları kanısındayım. Zira, bu tür lokomotif yapıtlar hiç kuşkusuz yayınevlerine ticari anlamda soluk aldırıyor, tirajı düşük tutulan, bazı yenilikçi- öncü çalışmaların yayımlanmasına neden oluyor. Gerçi bazı yayınevleri bütçesi, “hiç” ya da “çok az olan” bu tür çalışmaları sosyal sorumlulukprojesi kapsamında değerlendirip görevlerini yerine getiriyorlar, ancak pek önemsemediklerinden o kitapların raflara çıkmasıyla geri çekilmesi bir oluyor; belki bir iki küçük ilan, bir iki eş - dost tanıtım yazısı, sade suya tirit kıvamında bir söyleşi, hepsi bu!

 

İşte bundan dolayı, çoğu gönül kırıklığıyla sona eren; iyi niyetli - yeniliklere, arayışlara yönelen ve delikanlıca edebiyat coşkuları barındıran, iddiaları olan çalışmaları daha çok önemsiyor, yazmasam da çevremdeki insanlarla o romanlar hakkında konuşuyor, tartışıyor; raf ömrü kısa yapıtlara sosyal sorumluluk projesiolmanın ötesinde önem veren yayınevlerinin girişimlerine önem veriyorum…

 

Bu yayınevlerinden biri olan SEL, bir süredir ticari kaygıyı geriye iterek yenilikçi ya da atak romanlar yayımlıyor… Oylum Yılmaz’ın Cadı’sı, Deniz Gezgin’in Ahraz’ı, Esra Pekin’in Lilith’i bu yayınevi tarafından yayımlanan ve benim okuduğum romanlardan yalnızca üçü… Son günlerde bu listeye bir kitap daha eklendi: TekKişilik Din…

 

Az önce adlarını andığım romanlar hakkında değil de Tek Kişilik Diniçin yazmamın öncellikle özel bir nedeni var. O da romanda öteden beri ilgi duyduğum bir konu olan Melamiliğe ilginç göndermelerle değinilmesi, metnin temel tartışma konusu olan ‘yalnızlık’ın ‘melami uzlet’i, bağlamında da tartışılması; beni başta Sabri Ülgener ve Yahya Kemal olmak üzere Melamiliğe eğilmiş kişilere yeniden yöneltmesi… Bir diğer neden ise romanın iddialı bir polisiye olması, bana -bu bağlamda da- bazı şeyleri hatırlatması, düşündürmesi…

 

Evet Cem Selcen’in yeni romanı farklı şeyler söylemek isteyen; polisiye olduğu için yaygınlaşma iddiasında da olan; yalnızlık ekseninde felsefe konularına eğildiği düşünüldüğünde ise cesur diye nitelenebilecek bir çalışma…

 

Bu iddia ve gözü peklik kitabın arka kapağındaki felsefi kara bir polisiyespotuyla da kendi ifade ediyor… Daha açık söyleyeyim: Ben, romanın ya da yazarın amacının hem genel okura, hem de entelektüel zemindekilere erişmek olduğu kanısındayım. Bu anlaşılabilir ve doğru bir tutum. Zira yüz binlerce baskı sayısına henüz raflara bile çıkmadan ulaşan romanların yazıldığı bir ortamda doğu ve batı felsefelerini harmanlayan; içe çekilme, yalnızlık, Melamilik - açık açık söylenmese de rintlik-tartışması yapan; dolayısıyla sınırlı sayıda okura hitap etmesi kaçınılmaz olan bir metnin daha çok okunması için polisiyeye yönelmesi doğrusu yerinde bir davranış. Dürrenmatt’ın, İris Murdock’un, tabii ki Umberto Eco’nun felsefi tartışmalarını polisiye kurgularla, hatta pür polisiyelerle yaptığı böylece tanınma sınırlarını genişlettikleri, kitleselleştikleri de unutulmamalı. Şöyle ki Dürrenmatt, Yargıç ve Cellad’ı, Umberto Eco Gülün Adı’nı, İris Murdoch Kesik Bir Baş’ı yazmasaydı; her halde daha az tanınır; her üç yazarın da kitaplarının çarşı’dan alınıp ve getirilme sayıları daha az olurdu. Üçü de felsefeci olan bu isimleri vermekteki amacım, o yazarları Cem Selcen’le yan yana getirmek değil tabii ki, yalnızca bir gerçeğe değinmek istedim. Hepsi bu. Öte yandan Cem Selcen felsefeci değil, ama suç ve ceza kavramlarını ilk romanından itibaren tartışan, bu tutumunu son çalışmasına da taşıyan, bazı özel vurgularla işleye geldiği ‘concept’ le kozlarını paylaşarak final yapan bir yazar.

 

Böyle dedim, çünkü ben, Tek Kişilik Din’in öncelikle bir hesaplaşma çalışması olduğu kanısındayım: Az önce de söylediğim gibi, Cem Selcen diğer romanları olan 1578: Bir Korsan Hikayesi, Saat Kaçtır Acaba,ve Elmanın Suçu’nda da suç ve ceza kavramını işlemişti. Yeni romanın anlatıcısı ya da birincil kahramanı da tıpkı Selcen gibi suç ve ceza hakkında yazan, düşünen biri. Hesaplaşma bir anlamda hesap kesme anlamına da geldiğine göre, şöyle bir çıkarım yapmak da olası: Yazar, bu romanla kendisiyle hesaplaşıp bir dönemini kapatıyor, yazarlığında yeni bir sayfa açıyor… Yanılıyor olabilirim ama bence Tek Kişilik Din, aynı zamanda bir dönemi bitiren bir ara romanya da yeni açılımlara yönelmek için yapılan bir hazırlık çalışması; bir atlama taşı!

 

Hesaplaşmanın nasıl yapıldığına gelince: Yazar, edindiği öğrenip içselleştirdiği bilgileri tartışmak üzere masanın üzerine çıkartmış, onları kolaj denilebilecek bir yöntemle ve polisiye kurguyla romanlaştırmış. Doğrusu kitabın sonundaki, notlar bölümünde yer alan; Kieerkegaard’la başlayıp Nietzsche’ye - Karl Jasper’e uğrayan, Ebu Bekir Şibli’yle biten listeye göz atıldığında kullanılan malzemenin ne denli zengin olduğu anlaşılacağı gibi, bu demir leblebilerin massedilmesi; dolayısıyla kolajın başarısı konusunda kuşku uyanabilir. Ama kuşkuya gerek yok; işlem başarıyla gerçekleştirilmiş: Cem Selcen, ağırlıklı olarak yalnızlık üzerine derlediklerini romanın söylemine- tezine uygun olarak üç ayrı unsurla bir araya getirmiş.

 

Unsurlardan biri Amerika’ya kaçmış olan kişinin -yani suç ve ceza kavramları üzerinde düşünen, kitap üreten yazarın- günlüğe de benzeyen metinleri… ki italikle dizilmiş bu bölümler, romanın hem birleştirici, hem de geçiş ve sağlamlaştırıcı olarak kullanılan yapı taşları…

 

İkinci unsur, yukarıda sayılan isimlerden ve listedeki diğer düşünür, yazar ve şairlerden yapılan iktibaslar…

 

Sonuncusu ise romanın ana gövdesi… Daha doğrusu işlenen bir dizi cinayetten dolayı Amerika’da yaşamak zorunda kalan yazarın günlükler ve yaptığı alıntılar dışında yazdıkları, kısacası romanın ta kendisi…

 

Üç metin unsurlu bir roman olan TekKişilik Din,aynı zamanda üç ana, üç de yan karakter çevresinde gelişiyor. Birincisi yazar, ikincisi soruşturmayı yürüten Başkomiser, üçüncüsü öldürülen kişilerden biri olan profesörün yardımcısı olan genç kadın.

 

Öldürülmüş oldukları için pasifleşen kişilerin yanı sıra, romanın üç de aktif yan karakteri var. Biri Başkomiserin yardımcısı, diğeri yazarın annesi ve en önemlisi cinayete kurban gidenlerden biri olan Melami marangozun yoldaşı Remzi…

 

Remzi için en önemlisi dedim, çünkü o romanda diğer iki yan karakter kadar öne çıkmasa da onlardan çok daha işlevsel; okur, romanın tezlerinden birini onun sayesinde kavramaya başlıyor, yönlendiriliyor… Bu arada o kişiye “remzi”adının boşuna verilmediğini düşünüyor, hatta onun ana karakterlerden olan genç kadından daha fazla işlenmesi gerektiği kanısına kapıldığımı da söylemeden geçmek istemiyorum. Çünkü genç kadın, cinsellik üzerinden yalnızlık düşüncelerinin gelişmesine katkı sağlıyor, ama derinleşemeyen öyküsü kimi zaman ritmi yavaşlatıyor; romanı yer yer doruktan düşürüyor.

 

Diğer ana karakter olan Başkomiser’e gelince: Bu kişi arka kapakta da “bilge ve sinik”diye tanıtılmış. Ben “remzi”gibi “sinik” sözcüğünün de bilinçle seçildiği düşünmek istiyor; bu sözcüğü, çıplak, yani sinmiş, yılmış gibi genel geçer sözlük anlamıyla değil; romanın tezine - ruhuna uygun olarak giydirerek okumaya gayret ediyorum. Şöyle ki; antik Sinizm ya da Kinizmfelsefesinin İslam düşüncesinde Melamilik ile ilişkilendirildiği bilinir. Hatta bazı yazarlar, en ünlü Sinik olan Diogenes’le Melami şeyhi Hamza Bali arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Diogenos fıçı içinde yaşayarak, Hamza Bali ise köpeklere artık yemekleri yiyerek kendin aşağılatır. Hayır bu konuyu daha fazla uzatmayacak, komiserin ve yazarın sinik’liğini Melamilik ve rindane meşrep bağlamında kurcalamayı okura bırakacağım. Ancak şunu söylemeden geçmek istemiyorum: Romanın cinayete kurban giden bütün yan karakterlerinin özellikleri Muallim Naci’nin lügatindeki rindsözcüğünün karşılığına tamı tamına uymaktadır: “Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse.”… Yani öldürülen o insanlar; filozof, derviş, hayatın ‘hiç’liğini derinden hissetmelerine karşın, buna melamet neşesiyle, riyazetle karşı koyan; hem dünyayı, hem ahireti inşa etmeye çalışan, meşreplerine uygun iktisat anlayışları olan; çalışan, üreten kişilerdi… Onların niye öldürüldüğüne gelince romanın üçüncü ve son bölümü bu konuya açıklık getiriyor. Ben ise Melamilik düşüncesinin çeşitli dönemlerde gerçekleşen şeyh idamlarıyla; iktisadi anlayışlarının ise kaçınılması mümkün olmayan ticari girişimlerle tasfiye edildiğini hatırlamakla yetiniyorum…

 

Tek KişilikDin,düşünen- hesaplaşan bir roman. Meraklı okur tabii ki romandaki düşünür ve şair iktibaslarıyla yetinmeyecek, romandaki tartışmalara yan okumalarla katılacak, belki de öne sürülen tezi, iddiaları kritik edecektir. Ben bu tür okurlara, öncelilikle Yahya Kemal’in Maverada Söylenişşiirini öneririm: Zira bu şiirde Atmeydanı’nında kellesi uçurulan Melami Şeyhi İsmail Maşuki’den ve ticaretle uğraşan, ama saklı yaşayan İdris Muhtefi’den söz edilir. Yahya Kemal’in Melamilik konusundaki çelişik düşüncelerine de göz atılsa; hatta Rindlerin Hayatı, Rindlerin Akşamı ve Rindlerin Ölümü okunsa iyi olur. Öte yandan, Melamiliğe iktisadi anlamda özel bir önem veren Sabri Ülgener’in Zihniyet ve Din’ide mutlaka masanın üstünde olmalı...

 

http://www.selyayincilik.com/basin/tkd-cumhuriyet.jpg