DENEMELER

gaSte | Mart 2007 | Şeytanın En Son İcadı| Cem Selcen

Dostlarım ve bana ulaşmaya çabalayanlar bilir; ben bugüne kadar cep telefonu sahibi olmaya direndim. Kimi kez çevremdeki insanların telefonlarını – tıpkı başkalarından sigara otlananlar gibi – kullansam da yanımda taşımamaya- sahip olmamaya özen gösterdim. Heyhat! Birkaç gündür asıl sahibi olmasam da bazı nedenlerle yanımda taşıyorum. Ve Umberto Eco Baba’nın bu meret için dediği ‘şeytanın son icadı’ lafının ne kadar yerinde olduğunu gayet iyi anlıyorum.

 

Eskiden sıkılıp etrafa –şehre – kendime dayanamaz hale geldiğimde içine CD’ler depoladığım arabama atlar yola çıkardım. Kafam, ilk kilometrelerde hala şehrin dayattığı işlerle dolu olsa da çok geçmeden onları arkada bırakır, o bildik yalnızlığıma, iç sesimi sakin sakin duyacağım kutsal kapanıklığıma ulaşırdım. Nihayetinde de kendimi uzun bir otobanda bağıra bağıra bir şarkıya (mesela Fly a way – Lenny Cravitz) eşlik eder ve radarları tahrik eden bir hızla yol alırken bulur; yolun sonundaki şehre neşelenerek, güçlenmiş halde inerdim. Bu kez iki gündür yoldayım ve hâlâ şehirden çıkmış değilim. Çünkü yol boyunca ve gece konakladığım otelde ve hatta uzandığım şezlongda telefon çaldı. İşten bir şeyler sordular, kimileri merak etti vb. Hepsi de haklı telefonlardı elbette. Rahatsız olsam da, bir şey olur da ihtiyaç duyarlar diye telefonu kapatamadım. Hatta havuzun kıyısında, acaba çaldı da duymadım mı, diye telefonu kontrol ederken yakaladım kendimi. Evet! Artık yalnız değildim. Beni ben yağan iç sesim, iletişim telâşının arasından – tıpkı şehrin yoğunluğunda olduğu gibi – kafasını çıkarıp bana iki sakin laf edemiyordu.

 

Sanırım sonunda hiçbirimiz yalnız değiliz. Sıçarken bile…

 

Barlarda yalnız ve üzgün adamlarla sabahlara kadar Tanrı ya da aşk üzerine konuşamıyoruz. Çünkü iki laf arasında birine mesaj yazmamız gerekiyor kibarlığımızdan. Bizi dağıtıyor bu alet… Tabi bu bir yönü, asıl felaketse her zaman mahrem olan iki kişi arasındaki ilişkinin bu kamusal alandaki iletişme yüzünden deşifre olması. Deşifre olurken sadece ilişkiyi herkes için açığa çıkarmıyor bu meret aynı zamanda o anki halimizi denetleyen ötekiler yüzünden ilişkimiz de değişime uğruyor. Herkesin, öteki şimdi ne yapıyor diye baktığı bu zevksiz porno, zorunlu olarak genel-kişisel olmamasına özen gösterilen bir dili dayatıyor hepimize… Şimdi atlayacağım yeri anlayışla karşılayın.

 

‘Kişi’ – ki insanlık tarihinin en azından 20. yüzyılın sonuna kadar onun inşa edilmesi olarak da okuyabiliriz – artık tekrar geriye, sürü zamanlarına dönmek için bile isteye silinmeye başladı. İşin vahimi bunu daima istemiş olan iktidarlara artık bizzat kendimiz de katıldık.

 

‘Kişi’ soru sorar; özellikle de kendine. Garip bir savaştır onun kendi kendine yaşadığı; onu her daim değiştiren bir savaş… Bu yüzden de sonsuzdur ve biricik… Bu doğal olarak onu bir şey yapmaya çalışan iktidarların hiç hoşuna gitmez. Onlar, başı sonu belirlenebilen, ne yapacağı kestirilebilen grupları-sürüleri yeğlerler. Kişiyi deli gibi tutup dışarı da atamazlar. Çünkü kişi, hem birlikte yaşamanın sorumluluklarını yerine getirmek, hem de özgür olmak istemektedir, saçmalayarak… O zaman özgür olduğu-olabileceği alanları da içeren sistemler onu da işe yarar hale getirir. Çünkü kişi anlayabilmek için yalnız – boş kalmış – olandır eninde sonunda. Bu, iktidarları atağa geçirip ellerindeki her olanakla her anımızı tarif etmeye yönlendirirken, bizim cephemizde de şöyle bir yan çıktı kişi olmaktan gözümüz korkuta: Batı’nın sonuna kadar itelenerek , her türlü farklılık emaresini kişiliğinin göstergesi sayan, sonunda da birbirine dokunamayacak hale gelen toleranssız bireylerinin korkunç yalnızlıkları…

 

‘Kişi’ yalnızdır eninde sonunda ve bu acı vermekten başka ne işe yarar ki? Özgürlük? Acı ve özgürlük… Ya da bizi yalnızlığın acısından kurtaran sürüden biri olmayı seçmek.

 

Belki bu seçim hep vardı insanın önünde; ama bilimi böylesine kuşanarak güçlenen bir iktidar hiç olmadı şimdiye kadar. Şimdi de şu ukalalığımı affedin: Yalnızlıklar, içinde Tanrı’nın olduğu boşluklardır. Ve boşlukları bırakılmamış hayatın içinde – en azından bildiğimiz şekliyle – yaşam olmaz. İnsan her şeyi doldurulmuş, planlanmış bir hayatın içinde kaybolur.

 

Şimdi de kendimize dönelim: Hepimizin içinde ‘kayboluyorum’ duygusu yok mu? Kaybolduğumuzu görüyoruz ve elimizden gelen tek şey – tam da istendiği gibi – giderek daha az kelimeyle ve bambaşka bir formatla dayatılan dili konuşmak… Evet, belki işi abartıyorum ama artık bir varoluş sembolü haline gelen (varoşlardaki çocukların içinde kontör olmayan telefonlarla konuşuyor gibi yaptıklarını biliyor muydunuz?) cep telefonu denen kişisel cihazı, bu savaşın son yıllardaki en büyük atağı olarak görmem fazla mı sizce? Evet, paranoyam ayakta. Ve bu ‘kişi’ sorunu buraları aşacak kadar derin… Ama şu elinizdeki telefona bir bakın. Ne kadar onsuz kalabilirsiniz? Bu derin planın bir silahı olabilir mi acaba? Ya da bir daha bakın ona… Siz o musunuz?